WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla
  • MOR DUDAK

    Soluksuz kafeslerle örülmüş sinem, ahengini bozmuş,

    Acının ayıbını duyuramam ama

    Çölün ortasında ki yalnız ayın

    Olgunlaşmaya çalışan tozun üzüntüsünü bilirim

    Sıra sıra kum tepeleri birer dost mezarı

    Her esintide biraz daha eksiliyorlar

    Oysa gündüzlerimi çaldılar

    Süngülediler gözlerimi, beyazın vurmasıyla

    Dişlerim, kırmızı elmalara keserlerle çivilendi

    Yılanın aklına uyarak

    Kadim bir kitabı koyup önüme oku dediler

    Okuyunca,

    Sesim bir atın kişnemesi, dişlerim gıcırdayan tahta bir kapıydı

    Sonra aşkın gölgesiyle yetişen ağacın dibinde

    diz çöktüm

    Dilimin her tüyü neferler gibi tek bir ağızdan adını haykırdı

    Haykırmanın yankısı kente ulaştırdı beni

    Şehri saran sisin yüzünde ayak izlerini sürdüm

    Her solukta usulca seni yokladım

    Üşüyen sokak çocuklarına sımsıcak buğulu ismini soruyorum

    ama her soruda;

    Otuzunda bir göz kanıyor

    Kanadını kırıyor kuşlar uçmamak için

    Pasa bulanmış bıçak parıldıyor ayın altında

    Cevapsız kalıyorum

    Tozunu yutmuşsan izlerinin

    Dilini avucuna tükürmüşsen

    Ayaklarını alıp taşımalısın diyorlar

    Bak, caddeler gözyaşı ile tuzlanıyor

    Kapıda yalın ayak bir kış var

    Göğün altından titreyen çocuk incecik derisine sarınmış

    Başını göğe diken herkes,

    Yalvarırcasına kışın son bulmasını isteyen morarmış birer dudak

    Boyun eğerken koca bir alın, her secdede

    Her beddua dilimin debisinde köpürürken

    Hep yutkundum

    Zira susmanın erdem olduğunu öğrettiler bana

    Bundandır sessizce akan suyun derinliğine aldanışım

    Derin uykudan uyanmanın sersemliğinde yanılmayı buldum.

    Uzaklara, bakışımın hudutlarında

    Toprak kokusuna bulaştı ellerim

    İşte onunla temizleyeceksin ellerini

    O sallanıp duran ölümün ince entarisiyle

  • BOZUK PLAK

    Bozuk plakların dişlerinde sürtünerek cızırdayan türkülerdeyim.
    İçinin yankısını nerende saklıyorsun çocuk
    Boğarken bu kadar çok şey seni,
    Hangi suni teneffüsler seni hayata döndürüyor.
    Işığa açarken gözlerini, üzerine örtülen şefkati hangi dağın altında unuttun.
    Bize doğumda armağan edilen acılarımızı sandığımızla gömerken
    Suçüstü yakalandık
    Alıp götürüyorlar bizi keskin ağzının önüne sürerek bıçağın
    Koca koca kapılardan, yüksek divanlara
    Şehre inen bir kurt gibi tedirginiz
    Anlamadığımız bir dille konuşuyorlar,
    Bizi devam eden bir masala
    Kötü karakterler olarak ekliyor
    Sabi çocuklara anlatıyorlar
    Oysa yalın ve çıplak dilimiz yerlerde
    Dilimizde ki tuz tadı, susuz geçecek yılları hatırlatıyor
    Bütün taşlar başımızı koyacağımız dize dönüşüyor.
    Yağmıyor yağmur
    Kurak topraklara benzeyen
    Tenimizde ki çatlaklar açık birer yara gibi derinleşiyor
    Hüznümü kundaklayıp saran kadın
    Uyutmak için
    Yüzlerce suretle
    Uzatıp bacaklarını sallayıp duruyor
    Bir yerlerde dalgın bir dalgaya dönüyor herşey
    Yağmur ve tuz kokusuna varıyor. Sokaklarda topuk sesi, ıslak saçlar, buhar kusan kırmızı dudaklar
    Sesler birer çılgına dönüşüyor
    Sakin ve durgun duran tek şey renklerini yanına alıp ölümünü bekleyen pazar çiçekleridir.

    Sevgilinin gönlünü çalmak için değil
    Oysa ölümün mezarını süsleyecek onlar
    Sonrasında gülümseyen koca bir dudak oluyor dünya
    Dişlerinin arasından salyası akarken
    Hançer gibi saplanıyor intikam hırsıyla her sözcük
    Dur diyor bir el dur..
    Susan bir ses yankılanıyor,
    Uzak bir adres soruyorum kendime
    Bilmiyor kimse
    Durup durakta hiç kimsenin inmediği yerde
    Bir dudağın kıyısında gölgemi asacağım diyorum.

  • İÇ SES

    Biliyorum gelgitler oluyor. Bugün hatta belki bu saate kadar kuru bir ot yığını gibi hissettim kendimi. Varlığımı bulmak yaşadığımı hissetmek için, bir inek veya keçinin gelip, parçamı ağzına alıp geviş getirmesini bekledim saatlerce.  Ancak üstüme yıllar öncesine ait ölü bir toprak çöktü. Kumsalda oynayan ve oyun için boğazına kadar kuma gömülen çocuk gibiydim.  Susan ve herhangi biri ile konuşma dürtüsünü yitirmiş, uğuldayan bir yüzdüm.

    Birçok sebebim olabilir. Üzerine çok düşünme gereğinin, gerekliliğini sorguladım durdukça. Birileri çıkıp parmakla işaret edip bir güruha beni, işte en akıllımız budur dedi. Hayır, en deliniz benim diyemeyen dilime ve cesaretini yitirmiş yüreğime küskün kaldım.

    Âlemim ben, onun bir parçasıyım çünkü.  Âlemin toz zerresiyim. Yeterli uzaklıktan bakarsa biri, ona teleskop lazım olacak, yoksa milyarlarca karınca arasında nasıl bulacak ki beni? Görev olarak kendime yüklediğim bazı şeylerde ilerleyememenin verdiği yenilgi hissi, beni kocaman paralar gibi kuruşlara bozduruyor. Tembel çocukların elinde kara kalemle çözülemeyen problemler gibiyim.

    Ancak ben buyum ve ben, bende ki bu beni seviyorum. Annenin koşulsuz sevmesi gibi, özürlerin, eksikliklerin ve olumsuz olan her şeyinle. Budur insanın olayı; ya koşulsuz sevgi kendine dair, ya da hiçlik. Bu iki şey içsel dünyada mutluluğu arayışta başlangıçtır.

    Biliyorum insan kendi derinliğinin içinde boğulmaz zira insan kendi içinde olan kuyuya düşemez. Kuyuyu var eden kuyuya sığmaz. Bu gerçekleri görmeden yanılsamaları nasıl yıkabiliriz. Yıkma düşüncesi bile içimdeki atları, bulmak maksadıyla dörtnala süren süvariyi harekete geçirir.

    Bulursam eğer, atın yelesinden esen rüzgârın hatırına onu bir kafese koyar uzun süre taşırım.    Yorulduğumda kafesten çıkarır Lut’a gönderilen meleklerdendir, ahir zamanda eksik kalan bir parçayı getirdi bana derim.  Onunla bir sırım köz alıp koca bir ormanı yakmaya gidecektik. Yıkımdan bahara, bahardan çiçeğe, çiçekten bir filize varacaktık. Elbette ki eşelediğimiz toprağa yüzlerce değil tek bir tohum bırakacaktık.  

    Ama üzerime yapışan kirli, dalgın ve dağınık karakteri kemiklerimden sırıyıp alan sıcak rüzgâr.  Kulağıma fısıldayıp – vaktiyle bir kadın tanıdım, şeyhinin ona verdiği beyanatını kefenine sarıp götürdü.  Koca bir karanlıktan kendisine fener diye eskimiş birkaç sayfa aldı. Ben halen sıska ışığına mahkûm bir özlemle, üzerimde eskimiş bir deri ile o kadını beklerim- dedi. Beklemek dedim sonra dalgın bir şekilde, rüzgarın inleme sesidir.

  • SÜVARİ

    Uğuldayan cümleler

    Beyazlığına sıçrarken

    Uykusu var kentin

    Nöbeti devralmak için bekleyen gölgeler…

    Kulağın küpeye asıldığı yerden, ıslak diliyle fısıltılarla konuşuyor benimle

    Herkesle herkessen, kendinle kimsin?

    Kaç defa içindeki derinliğe gömdün kendini?

    Musallaya uzandım ve topraksız

    Milyon defa sen, yan yana yığınlarca

    Ağaçların yığınlarca yan yana gelmesine orman mı denir?

    Birden çok kurda veya koyuna sürü,

    Sırt sırta vermiş düzensiz yapılara kent,

    Tel tel dökülürken saçların suretime

    Alnının altında gizlenen akın üzerine damlatılan geceye hangi dudak göz diyebilir.

    Eyersiz, nalsız, çıplak süvari

    Borçlanarak yılana sessizliğini

    Gece yol aldı, sonsuz suretlerin beyaz entarisinin altında.

  • ŞAFAĞINDA

    Şafağında, ömrümün jilet gibi kenarlarına dokunuyorum.

    Manayla dolu olan varlık kendini nasıl sığdırabiliyor minyatür dünyaya.

    Kuzunun varlığı kurda armağan mıdır?

    Baharın güzelliği sürüye bağış mı?

    Söylüyorum size, kenti solumak ve solunmak kent tarafından

    Kimin kimedir manası

    Söz söylenince usulca

    Yaylanan bir sandal,

    Yalanan tuz taşından başka tüketilmek için ise ömür,

    Zaman akmak için ise bir sele tutunmanın anlamı nedir?

  • ÇANLAR

    Gökte serseri dolaşan bulutun gergin ipini ateş diye elime tutuşturdular. 

    Sana geceyi vaat ediyorum diyen o gölge,

    Uzun,  geniş kıl çadırda gözlerime karayı çekti. 

    Hayat, beşiğinde baykuşun kursağıyla bilge ruhuma üfleyip de durdu. 

    Simyasını, ilahi şeytanlığını taşıyan,

    Sağır ve dilsiz bir kavmin bedevisi,

    Çölün kayıp kervanını arayan o değilim dedim.

    Dilimin kementti dizlerimin bağı ve gözlerim feridir teslim olan

    İhanet eden uzuvlarımdır oysa

    Simsiyah saçlarıyla sûr’a üfleyen o kadın

    Ondan bana yanan yaprağın iskeletinden başka bir şey kalmadı

    Çöl rüzgârlarıyla savrulup,  dervişin sakalına tutundum

    Tutunacak bir dal,  sığınacak bir in kalmadı bana

    İskeletimden sarkan çanlar ve nazar boncuklarından başka

  • DÜĞME

    İpini geçir dedim iğnene!

    Sıradan dudaklarımı ve alnımda ki yarayı dikmen için değil,

    Terzinin ve cerrahın ritmik işleyen usta elleriyle de değil

    Öfkeni taşıyan titrek ellerinle yamalarıma rengârenk düğmeler iliştir.

    Yamalarını saklayan utangaç bir çocuğum oysaki

    Ama madalya gibi gururla taşıyacağım onları.

    İlikleri olmayan düğmelerim var benim.

    İlikleri olmayan düğmelerim var benim ey ahali!

    En usta ve en acemi ellerle dikilen

    Otuzu aşkın yıl önce,

    Kadim yıldızın habercisi olduğu sene gözlerini açtı.

    Ben onu şu kadar yıl bekledim, şu kadar yılda her bir yara için diksin diye,

    Biriktirdim kopan düğmelerimi.

    Şu kadar yıl dediğin koca bir evren yılı.

    Parmaklarımla da sayamadım her seferinde

     Şu kadar yılın sonsuz olduğu küçük yaşamımda.

    Beni Musa’nın ardından sürükleyip denizin  kıyısında yalnız bıraktın

    Kala kaldık güneşin altında ben ve tapınılan öküz

  • SUSACAK

    Yazılmamış sürüce hikâye,

     Bugün herhangi bir ayın ömrünü tamamlamasına saatler var.

    Özeti, kendisi hiç dersem olmayan mutlulukların inkârıdır ifadem.

    Sonsuz güzellemeler yazamam ama 30 yılı aşkın öncesine de gidemem.

    Doğum sancısına, annenin acısına, babanın heyecanına…

    Bana getirdiği acının hafif ve taşıyabileceğim sanrısı ne büyük aldatmaca.

    Bir sırtlan gibi geçirdim avuçlarıma dişlerimi.

    Ellerimi titreten şey mum ışığının rüzgârı, doğunun baharatları veya bağımlılıklarım değil.

    Küçük omuzlarım var benim. Atlas değilim. Ben atlas değilim değilim dedim.

    Sesimi yitirmedim

    Cesaretim koca kaya gibi oturdu kafesime…

    Yine dedim atlas değilim. Sadece utananım.

    Kocaman çelişkiler gölediyim.

    Söyle bana, sözlerinin azlığı ve kıymeti, nadir olmasından mıdır?

    Durgun okyanussun sen içinde envaı çeşit deniz canlıları.

    O kadar durgunsun ki onlar ki seni incitir, seni ürkütür.

    Oysa senin ihtiyacın olan Viking yelkenlileri değil.

    Lodos dalgaların, güzel kanatlı dalgaların

    Önüne alıp her şeyi süpüren deniz canlılarını bile korkutan dalgaların.

    Ama ben küçük bir gölet.

    Susmam ben.

    Söylenecek çok şeyim olmasından değil kelimelerim değersizdir benim.

    Sahilde kum misali çıplak topuklara yapışan,

    Yüksek kilise duvarlarında yankılanan kuru kaskatıdır söylediklerim.

    Ağzından dökülmeyen inciler

    Bir avcının acımasız bıçağıyla açılınca, değerli olan her şeyini kaybettiğini sanma sakın.

    Öz sensin sen ve sesin.

    Kıyıda oturan omuzları küçük bu adam avcı değil.

    Alıp götürmeyecek incilerini.

    Keşfetmek için değil.

    Kıyıda külünü bırakıp efsunlu yıldızların altında sonsuza kadar konuşmak isteyecek biri ya da susacak.

  • ÇÜRÜME

    Sesim nasıl da çürüdü, inancımın gölgesinde

    Hiç bir şey olamayan çocuktum

    Tenime asılı duran tenekeyi çaldıkça çaldım

    Boynumdaki izlerini silmek için,

    Çiçek açmaz biliyorum

    Ama kokuların ustasıdır bedenin

    Çapkın arı minvalinde

    Yüzümü kayaya gömdüm, buluta küstüm

    Yağmur, keskin ağzıyla silip aldı üzerimden, adınla başlayan suçları

    Eskiyim biraz

    Hayat suyunda çektim hep

    Ufalmanın bir yanı Tanrı olmaktır demiş bilge, ama değil!

    Tanrı olmak; sağır olmaktır tüm yakarışlara

    Sonra dönüp dolaştım Tanrım dedim Tanrım!

    Sesim mağarada yankılanan yarasanın kanat sesine dönüştü

    Sese uyanıp, çürüme dedim; sesimin yankısıdır, kalbimin ağrısıdır.

  • DAĞ

    Öfke, nefret, dua, şiddet, sevgi, aşk ve tanrıyla sarılan benimde, uzun şiddetli ağrılar taşıyorum. Zirvesinde yürüdüğüm bu dağın önemsizliği ayak izlerimden anlaşılmıyor.

    Dağ için herhangi bir yük müyüm?

    Tabanlarımda hissettiğim keskin kayaların ruhu, dargınlığımın hafızası olduğunu nerden bilecek. Bilmek için bir bilince sahip mi olmalı? Dağ niçin orda? Orda olma kararlılığını gösterebilir mi?

    –Tırmandığın için dağ oldu o, dedi ürkek tavşan.  

    –Aslında hiç yoktu diye fısıldadı.

    Kulaklarını ovuşturarak bilgece baktı.

    –Gözlerindeki bilgelik dedim.

    Etinin tazeliği kalbinin ürkek ürkek çarpmasındandır. Senin sırrını gözlerin açığa çıkardı. Seni ele verdiler, karda bıraktığın ayak izlerin gibi. Küsmeli yummalısın dedim.

    Sen dedi kime küstün? Tırmanırken ellerin, dizlerin, gözlerin ve yüreğin sana ihanet etti. Hangisinden vazgeçebildin ki?

    Uçsuz bucaksız bir ovaya çöken sis gibi, aramıza uzunca bir sessizlik diz çöktü.

    Sonrasında koca kulaklarını zirveye çevirerek teşekkür ederim dedi. Sığınacağım dağı sen armağan ettin.

    Bilinci yok, varlık sebebi var dedi. Dağ kurnaz değildir. Dağ yuvadır ona sığınanlara. Bilinç dedi uzun kulak;  tehlikelidir. Ardı sıra karmaşa, inkar ve çelişkilerdir. Bilinç dedi;  kurdun dişine benzer keskin ve sivri. Delmek için kürk boyun ve deri arar. Bir kez delip geçti mi vardığı ıstırabın tadını aldı mı daha derine inmek isteyecektir. İnince yeterince,  bir daha söküp tekrar dalacaktır. Paçavrayı dişleyen dikiş iğnesi gibidir.

    Senin içindeki diş….